Anasayfa > Haberler > Artıları ve Eksileriyle: The Dark Knight vs. The Batman

Artıları ve Eksileriyle: The Dark Knight vs. The Batman

Film İnceleme 2 ay önce Artıları ve Eksileriyle: The Dark Knight vs. The Batman

Matt Reeves’in yönettiği ve Robert Pattinson’ın başrolünde olduğu The Batman filminin çıkışının üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Kişisel olarak yüksek beklentimin olmadığı bir filme gidip inanılmaz sevdiğimin ve neden sinemaya aşık olduğumu hatırlatan bir filmden çıktım. Bu bir haftalık süre zarfı içerisinde dünya çapında birçok kişi de The Batman filmini izledi öyleki, pandemi döneminin en büyük ikinci hafta sonu açılışını yapan film bu süreçte 279.8 milyon dolarlık bir gişe başarısı elde etti. Bu başarının üzerine de Warner Bros.’tan onayı alan Matt Reeves ve ekibi devam filminin hazırlıklarına başladığını duyurdu. Bunlara artı olarak da HBO Max platformunda yayınlamak üzere The Batman filmiyle bağlantılı olacak diziler planlanmaya başlandı.  

Tabi film bu kadar sevilmiş ve övülmüşken türünün en iyisiyle karşılaştırmamak olmaz. Film çıktığından beri insanlar sosyal medya üzerinde Christopher Nolan’ın Batman serisiyle The Batman filmini karşılaştırıyor. Biz de bugün bu karşılaştırmayı biraz daha eğlenceli ve biraz daha profesyonelce yapacağız. Ancak şöyle bir fark var bu filmi hem Batman Begins hem de The Dark Knight filmi ile karşılaştıracağız. Bunun nedeni de; Batman Begins gibi bir “Orijin” filmi olması ve çok kısa da olsa bazı yerlerde filmin The Dark Knight ile yarışabiliyor olması. Lafı çok uzattık, gelin karşılaştırmamıza geçelim.  

Öncelikle, herkesin ilk olarak okumak istediği “cast” ve “karakter” karşılaştırmasına değinelim. Nolan’ın Batman serisi ilk çıkacağı zamanlar insanlar Christian Bale’i duymuş ve bu ne biçim Batman gibi söylemlerde bulunmuştu. Hatta bu durum Heath Ledger için de geçerli olmuştu. Belki de birçok insan için gelmiş geçmiş en iyi Joker olan Heath Ledger, ilk duyurulduğunda internet forumlarında baya bir uğultu kopmuştu. Çünkü Ledger, temiz yüzlü ve genelde iyi – komik karakterlere can veren bir oyuncuydu ancak The Dark Knight filmi çıktı ve hala daha insanların profil fotoğraflarını, arka plan resimlerini yaptığı bir Joker izledik. Aynı bu olay her Pattinson ilk açıklandığında da yaşanmıştı. Oyuncuyu sadece “Alacakaranlık” serisiyle hatırlayan birçok insan castı beğenmemiş ve nefret söyleminde bulunmuştu. Hatta, hala daha insanlar daha filmi izlemeden “Bu ne biçim Batman. Bale yoksa izlemem.” tarzından yorumlar yapmakta. Aynı şekilde Zoe Kravitz açıklandığında da birçok yaygara kopmuştu ancak size şunu söyleyebilirim ki bu filmin castı inanılmaz. 

Robbert Pattinson’ın Batman’i daha önce hiç izlemediğimiz bir Batman ve Reeves’in aklındaki Batman’i bize harika bir şekilde yansıtmış. Ergen bir Bruce Wayne izliyor olmamız da filmin geçtiği zamanda Batman’in daha olgunlaşmamış olması. Catwoman’a gelecek olursak Zoe Kravitz oynaması gereken yerlerde oyunculuğunu göstermiş. Aynı Batman’de olduğu gibi Catwoman’ı izlerken de ergen ve toy bir Selina Kyle izliyoruz. Her şey Reeves’in kurmak istediği evrene uyuyor. Burda benim canımı sıkan bir durum var sadece: Alfred Pennyworth. Michael Caine adeta çizgi romanlardan fırlamış gibi bir Alfred’di. Koruyuc bir uşak, aile mirasını gözeten bir dost, Bruce Wayne’i büyüten bir baba, Thomas Wayne’e verdiği sözle birlikte koruduğu Bruce Wayne ve Batman’in bir numaralı destekçisi (yardımcısı). The Batman’de ise Alfred’i sadece Batman’e yardım ederken görüyoruz. Hizmetçilik kısmının olmaması çok batmıyor çünkü bu film modern bir film ve hizmetçiden çok arkadaş gibi göstermeye çalıştıklarını anlıyorum. Ancak Alfred’in zekasız gösterilmesini anlamıyor. Sen ki onca şey yaşamış, görmüş-geçirmiş Alfred; eline aldığın bombayı nasıl fark etmezsin. Zaten filmde önemli bir yerin yok. Batman Begins’in ikinci yarısında önemli yerleri olan Alfred’in bu filmde neredeyse hiç önemli yeri yok. Hatta filmden Alfred’i çıkarsak, hastane sahnesi ve bomba sahnesi hariç, filmden ekstra bir şey eksilmez bile. Bu benim canımı sonradan sonradan sıktı. 

The Batman vs The Dark Knight


Kötü karakterlere geçtiğimizde, Carmine Falcone karakterini canlandıran John Turturro’yu daha önce nadiren ciddi ve sert karakterlerde görmüştük. Batman Begins’te Tom Wilkinson’ın bize sunduğu Falcone’dan sonra mizaç ve davranış olarak daha sakin ve samimi bir Falcone izliyoruz. Aslında bu The Batman’de izlediğimiz yozlaşmış ve tamamen yeraltı dünyasının ellerinde kalmış Gotham’da bize sırıtması lazımken, Turturro gerektiği yerlerde Falcone’nin o acımasız yüzünü bize başarıyla gösterebildiği için filmi izlerken hazımsızlık yaptırmıyor. Penguin karakterini canlandıran Colin Farrell’ı tanıyabilen oldu mu? Cast ilk açıklandığında benim de aklımda soru işaretleri oluşturmuştu. Gerek Farrell’ın oyunculuğu gerekse mizacı kafamı karıştırıyordu ancak kendisine yapılan makyajın hakkını haliyle vermiş. Zaten kendisinin HBO Max’te dizisi de çıkacak. Batman Begins’te ağzımızda tadı kalan ve iç dünyasını çokça göremediğimiz “The Scarecrow” gibi olmayacak bu sefer. Tipleme olarak çok iyi bir Scarecrow oluşturduktan sonra altyapısını daha fazla anlatmamaları ve karakteri görece harcamaları beni üzmüştü.  

Filmlerin baş kötüsüne baktığımızda ise The Batman benim için iki adım öndedir. Batman Begins’in ana kötü olarak seçtiği karakterleri yeterince anlatmaması ve motivasyonlarını, kişisel görüşümdür, ortalama tutması burada The Batman’i öne geçiriyor. The Batman’de Riddler’ın ana hikayeyi ilerleten kötü olması, Falcone ve Penguin’in filmdeki tamamlayıcı kötüler olması filmi daha iki taraflı yapıyor. Riddler karakterinin core’unun Joker ve Zodiac Katili’nden alınmış olması da karakteri bize daha çok anlatıyor. Evet motivasyonu yeterince güçlü değil ve arka planının çok da sağlam olduğunu düşünmüyorum ancak bunu The Dark Knight’taki Joker’de de görmüştük. Belirsiz bir geçmiş ve sadece delirmiş bir insan, aynı The Dark Knight’ta da söylendiği gibi “Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.”. Ancak şöyle bir eleştirim var. Riddler’ın arka planını Joker gibi tamamen belirsiz de yapabilirlerdi ancak arka planını anlatmaya çalışmaları ve “O kadar da Joker’e benzemesin.” diye yarım yamalak açıklamaları karakteri gözümde olması gerektiğinden daha da küçülttü. Bir arka planının olmaması, yarım yamalak olmasından her zaman daha iyidir.  

Filmin karakterlerinden ve castından bahsettik, gelin biraz da atmosferden ve mekanlardan bahsedelim. The Batman’in ilk anından beri gördüğümüz Gotham şu ana kadar izlediğimiz en pislik ve leş Gotham. Her yerde suç var, kötü ve aç insanlar sadece bazı sokaklarda değil neredeyse şehrin her yerinde, kamu kurumlarındaki yozlaşmalar ve mafyaya hizmetler en üst seviyede ve en önemlisi de bir umut kaynağı yok. Batman haricinde! Filmde iki yıldır Batman olan bir Bruce Wayne görüyoruz. Sokakları kötülerden temizlemeye başlamış ve suçluların içine çoktan korku salmaya başlamış ancak yine de onunla yüzleşmekten korkmuyorlar. Küçüklü büyüklü çok fazla suç sokaklarda barınıyor. İnsanlar, Batman haricinden umutsuzluk içinde. Polisler ise Batman’e hala tamamen güvenmiyor. Bu tarz etmenlerden dolayı Gotham’ın sokakları hala temiz değil çünkü Batman her yere aynı anda yetişemez, o kadar olgun değil. Ayrıca, renk kullanımı olarak da Gotham’ın genelde gece çekilmesi ve koyu gri yoğunlukta olması da şehrin kötülüğünü sembolik olarak daha çok tasvir ediyor. Batman Begins’te ise evet yozlaşmış ve kamu kurumlarına kadar sızmış bir mafya görüyoruz. Güven ortamı yok. Her an her yerde insanlar ölebilir. Ancak hala bu şehirde umut var. Komiser Gordon, Batman’in yardımcısı gibi değil yanında partneri gibi davranıyor. Ayrıca, Rachel Dawes gibi bir hukuksal destekleri de olduğu için diplomasiden kopuk bir iş yapmıyorlar. Nolan’ın evreninde hala kelimeler ile adalet sağlanabiliyor. İnsanlar için Batman dışında da umut var yani. Belki, gün içi sahnelerin çok olmasından da dolayı olabilir ancak Gotham o kadar da kötü bir şehir değil. Evet, evsiz ve yoksul insanlar çok, sokaklar tekin değil ama bu o kadar da yaygın değil gibi gözüküyor. The Dark Knight’ta da zaten Batman, polisler ve hukuk sayesinde azalan bir suç oranını görüyoruz. Harvey Dent gibi bir “White Knight (Beyaz Şövalye)”leri de olan Gotham halkı umutsuz değil.  

Filmin ana çizgilerini konuştuğumuza göre gelin biraz da teknik kısımları konuşalım. Öncelikle ses ve müzik. The Batman filminde harika bir ana tema var. Müzik ve ses seçimleri de gerçekten muhteşem ancak sayısı fazla değil. Lord Of The Rings’in üç filmi için 180 tane müzik yapıldığı ve birçoğunun akılda kaldığı düşünüldüğünde The Batman’den akılda kalan müzik sayısı bir veya ikidir. Batman Begins ve The Dark Knight filmlerindeki sesler inanılmaz. Christopher Nolan, o zamanlar daha genç ve potansiyelli bir yönetmen olsa da, müziği çok etkili kullanan bir yönetmen. Hans Zimmer gibi bir ustayla birleştiklerinde ise önümüze müzik anlamında enfes bir eser çıkıyor. Özellikle The Dark Knight’ın ana teması efsaneleşti artık. The Batman’in ana temasının da şimdiden efsaneleşeceğini temin edebilirim size.  

VFX ve görsel efektlerden bahsedelim biraz da. Christopher Nolan, teknolojiyi seven ve kullanan bir yönetmen ancak bununla birlikte doğallığı kaybetmeyi asla istemiyor. Inception filminde sete bir hastane yaptırıp patlama sahnesi için gerçekten patlattığını biliyoruz veya Tenet’teki uçak kazası için gerçekten bir uçağı kontrollü olarak kaza yaptırdığını da. Batman Begins ve The Dark Knight’ta gördüğümüz efektlerin çoğunun CGI değil pratik efekt olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evet, az da olsa Reeves’in yapmaya çalıştığından daha karikatürize bir evren Nolan’ınki ancak pratik efekt yerine CGI kullansaydı emin olun birçok görüntünün tadı o kadar güzel olmazdı.  Bu konuda Reeves de pratik efekt kullanımına çokça önem vermiş. Özellikle Batman’in Penguin’i arabayla kovaladığı sahne o kadar çok açıdan çekilmiş ki, o sahnenin CGI olsaydı düşüncesi kabus gibi geliyor. Sadece, The Batman filminde Batman’in süzülmek için suit kullandığı sahnede paraşütünün üst geçide takılması sonucu düşmesi ve yuvarlanması bana çok CGI tadı verdi onun haricinde muazzamdı. Efekt kullanımına gelmişken suitten de bahsedeyim. Bence bu Batman suiti, Bale’in giydiğinden çok daha iyi ve sağlamdı. Aynı Gotham şehri gibi kostümün üstünde de bolca koyu gri tonu vardı. Artı olarak da ön üst vücut kısmının kurşun geçirmemesi de beni izlerken rahatlattı. Çünkü Batman Begins ve The Dark Knight’ta silahlı askerler ya Batman’i vuramıyor ya da üstüne silahla koşuyorlardı. Bu filmde ise baya baya üstüne üstüne sıkıyorlar. Mermi yiyen Batman görmek beni rahatlattı açıkçası.  

Filmin sinematografisinde ise bahsedebileceğim ufak bir yer var. Üç film de sinematografi olarak muazzam iş çıkarmış ancak The Dark Knight filmi diyaloglardaki çekim açıları anlamında iki filmden de 4-5 gömlek üstte. Özellikle, Batman’in Joker’i sorguladığı sahneyi izlerseniz dediğimi çok iyi anlayacaksınız. The Batman filminde Riddler’ın sorgu sahnesiyle bu yapılmaya çalışılmış güzel de olmuş ancak The Dark Knight’taki seviyede değiller. Bunun dışında, The Batman filmindeki aksiyon sahnelerindeki çekim açılarının bolluğu Batman Begins’i gerçekten saf dışı bırakıyor. Adeta her açıdan gördük o anları. Harikaydı.  

The Batman vs The Dark Knight


Son olarak filmin senaryosuna ve kurgusuna baktığımızda ise, Christopher Nolan’ın gerçekten bir sinema dehası olduğunu bir kez daha görüyoruz. The Batman filmi ikinci yarıda kaybettiği tempo ve gereksiz iniş çıkışlar ile kurguda Batman Begins’in de The Dark Knight’ın da arkasında kalıyor. Özellikle, Alfred’in yüzüne bomba patlamasıyla başlayan 15 dakikalık süreç gerçekten filmi aşırı soğutuyor. Bruce Wayne’in bunu bu kadar uzun sürede öğrenmesine gerek yoktu. Bu sahne gerekli miydi? Gerekliyse bile daha kısa tutulamaz mıydı? Tam kendimizi olay akışına kaptırmış gidiyorken bu 15 dakikalık soğuma ve filmin temposunun aşağı doğru çakılması seyirciyi dinlendirmekten ziyade sıkmaya daha çok yaklaştı. Neyse ki sonrasında tempo arttı ve film kendi toparladı. Batman Begins’te de yavaştan başlayıp hızlanan bir anlatım vardı ancak film seyirciyi dinlendirmek için verdiği 2 dakikalık birkaç sahne dışından hiçbir yerde tempo olarak çakılmıyordu. The Dark Knight ise çok yüksek tempodan başlayıp finale doğru zirvede bırakan ve finalde de düşük ama heyecanlandıran temposuyla film kitaplarında “Kurgu nasıl yapılır?” diye anlatılacak cinsten bir kurguya sahipti.  

Senaryo olarak Batman Begins’ten çok daha sağlam bir senaryosu olan bir filmdi. Ancak Batman Begins’in Bruce Wayne’in nasıl Batman olduğunu da anlattığını unutmayalım. Orijin hikayeleri çoğu zaman ara hikayeden daha kötüdür. The Batman ise Batman Begins ile The Dark Knight arasındaki bir süreçteki Batman’i anlatıyor. Bunun avantajıyla birlikte, orijin filmi olmanın dezavantajını çok fazla hissetmiyor ancak The Dark Knight kadar iyi bir senaryoya da sahip değil. Gerek kötü adamı, gerek Bruce Wayne’in mental değişimi, gerekse akılda kalan diyaloglar açısından The Dark Knight’ın senaryosu kusursuza yakın derecede. Heath Ledger ölmeseydi belki de üçüncü Batman filminde olgun bir Joker görecektik ve The Dark Knight’ın üstüne koyan bir film olacaktı. Umarım bu seride bunlar olmaz ve her devam filminde üstüne koyarak giderler.  

Bu üç filmle alakalı konuşulacak o kadar şey var ki bunun hakkında bir kitap bile yazabiliriz ama gelin biz bu karşılaştırmayı tadında bitirelim. Umarım siz değerli okurlarımızın sevdiği bir yazı olmuştur. Diğer incelemelerde görüşmek üzere.


Yorumlar (0)